Toplam 3 Sayfadan 1. Sayfa 123 SonuncuSonuncu
Toplam 25 sonuçtan 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Hz. Ali ve Hz. Muaviye

  1. #1
    Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    74

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Hazret-i Muaviye (R.A.)

    Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Öleceği zaman, Resulullahın kendisine hediye ettiği bir gömleğe sarılıp, hazinesinde saklamış olduğu, Resulullahın mübarek saç ve tırnak kesintilerinin de gözlerine ve ağzına konularak defnedilmesini vasiyet etmişti. Kabri Şam’dadır. Özellikle bu yazımız, Muaviye Hazretlerini sahabeden bilmemiz ve Peygamber'in oba dua etmesi (Sahih hadis kitaplarında var ve bu 6 Hadis kitabı İslam'ın 2. temel kaynağıdır, yani sünneti haber verir) dolayısıyla insanları uyarmak içndir. Bazen böyle yazıları yazanları forum sayfasında Emevi Hayranlığı ile suçlayanlara bir cevap da olsun diye Hazreti Ali Efendimizi de birlikte zikrettik. Çünkü Hazreti Ali (Radiyallahu Anh), Peygamberlerden sonra İnsanlık neslinin en hayırlıları olan 4 Halife'den 4.'südür. Allah hepsinden razı olsun. Şefaatlerini ve yardımlarını _Allah'ın izniyle_ bize nasip etsin!... Amin

    Muaviye Hazretleri, Mekke fethedildiği gün babası ile beraber, Resulullahın önünde Müslüman oldu.

    Hazret-i Muaviye, Peygamber efendimizin kâtiplerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasih, halim, vakur idi.
    Zeyd ibni Sabit diyor ki:
    Muaviye, Cebrailin getirdiği vahyi ve Peygamber efendimizin mektuplarını yazardı.

    Fahr-i âlemin emniyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu gösterir. Bu büyük zata dil uzatanlar, Server-i âlemin Kur’an-ı kerimi yazmakta emniyet ettiğine dil uzatmış olurlar.

    Abdullah ibni Mübarek hazretlerinin ilminin derecesini bilmeyen bir Müslüman yoktur. Din imamı idi. Her ilimde ileri, her işi ilmine uygun idi. Peygamber efendimizin ilmine tam vâris idi. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki:
    (Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere efdaldir.)

    İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
    (Hazret-i Muaviye’nin yanılması, Resulullahın sohbeti bereketi ile, Veysel Karani’nin ve Ömer bin Abdülaziz’in doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni As’ın yanlış bir işi, o ikisinin şuurlu işinden daha üstün oldu.) [c.1, m.120]

    Din-i İslamın en büyük âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:
    (Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurdu. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz.) [Sava’ik-ul-muhrika]

    Hazret-i Muaviye, Huneyn Gazasında Resulullahın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesine katıldı. Veda Haccında bulundu. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki savaşlara katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hazret-i Ömer zamanında 4 yıl, Hazret-i Osman zamanında 12 yıl, Hazret-i Ali zamanında 5 yıl, Hazret-i Hasan zamanında altı ay Şam’da 21.5 sene vali oldu. [41.] senede, Kufe’de halife seçildi. 19 sene, dört ay halifelik yaptı.

    Aklı, zekası, fesahatı, sabrı, yumuşaklığı, ikramı, cömertliği fevkalade çok idi. Müslümanların başına geçeceği, hadis-i şerifte bildirildi. Kendisinden çok hadis-i şerif alındı, kitaplara yazıldı. Bu da, büyüklüğünü ve kendisine güvenildiğini göstermektedir.

    İslamiyet’in yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulundu. Miladi 662’de Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kâbil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u (Afrikiyye’yi) aldı. 668’de gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Kostantin zamanında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Kostantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı.

    673’de Ubeydullah bin Ziyad’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun Nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hazret-i Ömer tarafından fethedilen Kudüs hıristiyanlara geçince, Hazret-i Muaviye şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayrevan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Maveraünnehire hakim oldu. Müslümanlar tarafından çok sevildi. Peygamber efendimiz, Hazret-i Muaviye’ye, (Ey Muaviye! Memleketlere hakim olduğun zaman, iyilik et!) buyurmuştur. Resulullahın sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle, İslamiyet’in tesir sahasını çok genişletti ve İslamiyet’ten hiç ayrılmadı.

    Hazret-i Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetliydi. Güzel konuşur, adaletli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimliydi. Arabistan’da meşhur olmuş dört dâhi Sahabiden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta Hazret-i Ömer, Hazret-i Muaviye’ye her bakışta; Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır derdi. Cins atlara biner, kıymetli elbiseler giyerdi. Resulullahın sohbetinin bereketiyle İslamiyet'ten hiç ayrılmazdı. Hazret-i Ali onun hakkında; Muaviye’nin idaresini kötülemeyiniz! Zira onu kaybederseniz başların koptuğunu ve düştüğünü görürsünüz buyurmuştur. (Kısas-ı Enbiya, Mirat-i Kâinat, Medaric-ün-nübüvve)

    Hazret-i Ali ile birbirlerine beddua ettikleri asla doğru değildir, bunu ibni Sebecilerin uydurmuş olduğu kıymetli kitaplarda yazılıdır. Yalan olduğunu şu âyet-i kerime de açıkça bildiriyor:
    (Muhammed aleyhisselam, Allah’ın Resulüdür ve Onunla birlikte bulunanların [Eshab-ı kiramın] hepsi, kâfirlere karşı çetin, fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktır.) [Feth 29]

    Birbirlerine karşı merhametli olan, birbirini seven insanlar birbirlerine beddua eder mi hiç? Hâşâ Allahü teâlâ yalan mı söylüyor?

    Peygamber efendimizin kayınbiraderi olan Hazret-i Muaviye, Peygamberimizden hayır dua aldı ve övüldü. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İşlerinizde Muaviye’yi bulundurunuz. Çünkü, o kavi ve emindir.) [Tathir-ül-cenân]
    (Ümmetimin en halimi ve cömerdi Muaviye bin Ebu Süfyan’dır.) [İ.Süyuti]
    (Muaviye’nin mülk sahibi olmasına fazla zaman geçmez.) [Deylemi]

    Hazret-i Hasan diyor ki:
    Resulullah, (Bir gün gelir, Muaviye devlet başkanı olur) buyurdu. (Deylemi)

    (Ya Rabbi, onu [Muaviye’yi] hâdi ve muhdi eyle) [Tirmizi] (Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!)

    (Ya Rabbi, ona [Muaviye’ye] kitap öğret, ülkelere sahip et ve azaptan koru.) [İ.Ahmed, Taberani, Ebu Nuaym, Ebu Ya'la, İ.Asakir]

    Ebu İdris el-Havlani anlatır:
    Hazret-i Ömer, Umeyr İbnu Sad’ı Humus valiliğinden azledince yerine Muaviye’yi tayin etti. Halk, "Umeyri azledip Muaviye’yi mi tayin etti" diye mırıldandı. Umeyr; "Muaviye’yi hayırla yâd edin. Zira ben Resulullahın, (Allah’ım, onunla (insanlara) hidayetini ulaştır!) dediğini duydum dedi. (Tirmizi)

    İbnu Meryem el-Ezdi anlatır:
    Muaviye’nin yanına girmiştim. Bana, seni hangi rüzgar attı diyerek ziyaretimden memnuniyeti izhâr etti. Ben de, Resulullahtan işitmiş olduğum şu hadisi size hatırlatmayı düşündüm dedim:
    (Allah kime Müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaçlarını, isteklerini, darlıklarını giderirse, kıyamet gününde Allah da onun ihtiyaç, istek ve darlıklarını giderir.) Râvi der ki, bunun üzerine Hazret-i Muaviye insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenmek üzere görevliler tayin etti. (Tirmizi, Ebu Davud)

    Âmir İbnu Sa'd babasından naklen anlatır:
    Resulullah Beni Muaviye Mescidine girdi. Orada iki rekat namaz kıldı, biz de onunla beraber kıldık. Sonra uzun uzun dua etti. Sonra yanımıza döndü. Buyurdu ki:
    (Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma suretiyle helak etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi.) [Müslim]

    Resulullahın torunlarından seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyuruyor ki:
    (İmam-ı Ali şehid olunca, imam-ı Hasan Müslüman kanı dökülmemesi ve rahat etmeleri için hilafeti bırakmak istedi. Muaviye’ye teslim eyledi. Onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren Muaviye’nin hilafeti hak ve sahih oldu. Böylece, (Bu oğlum seyyiddir. Allahü teâlâ, onun ile, müminlerden, iki büyük fırka arasını bulur, barıştırır) hadis-i şerifinin manası meydana çıktı. Muaviye de, imam-ı Hasan’ın tâbi olması ile, dine uygun halife oldu. Böylece, Müslümanlar arasındaki bütün anlaşmazlık sona erdi.) [Gunye]

    Hazret-i Hasan, hilafeti kendi arzusu ile Hazret-i Muaviye’ye bıraktı. Onu halife olmaya layık görmeseydi, hilafeti bırakmazdı. Onunla harp ederdi. Hazret-i Hasan, layık olmayan birine hilafeti bıraktı, demek, Hazret-i Hasan’ı kötülemek olur. (H.S. Vesikaları)

    Hadis imamlarından İbni Asakir bildiriyor ki:
    Resulullah, Muaviye’ye, (Benden sonra, ümmetimin üzerine hakim olursun. O zaman, iyilere iyilik et, kötüleri de affet!) buyurdu.

    Hazret-i Ali, (Muaviye, hiç mağlup olmaz) hadis-i şerifini hatırlasaydım, Muaviye ile savaşmazdım buyurdu. İmam-ı Beyheki de diyor ki: Hazret-i Ali buyurdu ki, Resulullahtan işittim, (Ümmetimden bazıları, Eshabımı kötüleyecekler. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır) buyurdu. (Mevahib-i ledünniyye)

    İmam-ı a'zam hazretleri, (Eshab-ı kiramın hepsini hayırla anarız) buyurdu. İmam-ı Şafii ve Ömer bin Abdülaziz de, Eshab-ı kiram arasındaki savaşlar hakkında (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmayalım!) buyurdu. (M.Rabbani c.2, m.96)

    İmam-ı Gazali hazretleri de (Dinimizi bize ulaştıran Eshab-ı kiramdır. Onlardan birini kötülemek, dini yıkmak olur) buyurdu. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: Abdullah ibni Abbas buyuruyor ki: Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize geldi (Ya Resulallah! Muaviye’yi sana tavsiye ederim. Kur'an-ı kerimi yazdırmakta ona emniyet et, güven) dedi. Yine aynı sayfada yazıyor ki, Resul-i ekrem, bir gün mübarek zevcesi Ümm-i Habibe’nin odasına geldi. O esnada Hazret-i Muaviye başını, kız kardeşi Ümm-i Habibe’nin kucağına koymuş uyuyordu. Resul-i ekrem bu hâli görünce, (Ya Habibe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?) buyurdu. O da evet deyince, Peygamberimiz buyurdu ki, (Onu Allah ve Resulü de seviyor.) [Tathir-ül-cenân s. 27]

    İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır. (Mesela Eshab-ı kiram Ö.N. Bilmen s. 84)

    Ebussuud Efendi, Muaviye’ye lanet eden kimseye tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu fetvasını vermiştir. (488. Mesele sayfa 112)

    Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye ve arkadaşları için, “Onlar bizim kardeşimizdir, fasık ve kâfir değildirler” buyurdu. (Şerh-i Mekasıd)

    İbni Teymiye bile, Hazret-i Muaviye’yi kötüleyenler hakkında kitap yazdı.
    Hazret-i Muaviye’yi sevmeyen mezhepsiz Mevdudi bile, sahabe-i kiramdan olduğu için Hazret-i Muaviye’nin suçlanamayacağını bildirmektedir. (Hilâfet ve Saltanat tercümesi s. 326)

    Ali bin Ahmed hazretleri, Fedâilüs-Sahabe adlı risalesinde, diyor ki:
    İbni Abbas şöyle anlatır:
    Biz mescitte sohbet ederken içeriye, uzun boylu ve yüzü örtülü bir zat girip selam verdi. Selamını aldık. Bize, ne konuşuyordunuz diye sorunca, biz de, Resulullah zamanındaki kendimizle ilgili faziletlerden konuşuyoruz diye cevap verdik. O zat yüzünü açtı. Bu zatın Muaviye bin Ebu Süfyan olduğunu gördük Ona, sen de kendi hakkında neler gördüysen bize anlat dedik. O da anlatmaya başladı:
    "Ben şu hasletlerle bazılarınızdan faziletli oldum:
    1- Resulullah efendimiz ile birlikte bir seferde idik. Beni bindiği hayvanın terkisine alıp; (Neren bana temas ediyor) diye sordu. Ben de, "Karnım, ya Resulallah!" dedim. O zaman, (Allahü teâlâ karnını ilim ve yumuşak huy ile doldursun) buyurdu.

    2- Resulullaha bir tabak ayva hediye edilmişti. Herkese bir tane verdi. En sonunda bir ayva kalmıştı. Sadece Resul-i ekrem ve ben almamıştık. Kalan bir ayva, Resulullah efendimizin mübarek elinden düştü. Yerden alıp kendisine vermek istediğimde, (Onu sen al ya Muaviye! Yarın kıyamette, o ayva elinde olarak bana kavuşursun) buyurdu.

    3- Resul-i ekremle Tebük gazvesinden dönerken, Hudeybiye’ye geldik. Çok susamıştık. Resul-i ekreme; "Ya Resulallah! Musa aleyhisselamın kavmi için istediği gibi, sen de Rabbinden bizlere su talep etmez misin!" dedim. Bana, (Ya Muaviye! Bak şurada bir kaya var) buyurup elime, bir çubuk verdi. (Ya Muaviye! O kayanın yanına git ve ona bu çubukla vur) buyurdu. Gidip taşa vurunca, çok tatlı, buz gibi bir su fışkırdı. Tam içeceğim sırada sevgili Peygamberimizi ve susuzluktan yanan Eshabını hatırlayıp geri çekildim. Arkama bakınca, onların da gelmiş olduğunu gördüm. Resul-i ekrem, (Ya Muaviye, iç! Allahü teâlâ bu suyu senin için yarattı) buyurdu.

    4- Resulullah mescidde iken Cebrail aleyhisselam gelir, selamdan sonra, "Rabbin sana ve ümmetine ikram olarak, Âyet-el-kürsi'yi ihsan etti" deyince, Resulullah; (Bu âyeti kim yazacak?) diye sorar. Cebrail aleyhisselam da, "Şu kapıdan içeriye ilk giren kişi" der. O kapıdan giren ilk şahıs ben olmuşum. Resulullah bana, (Ya Muaviye! Cenab-ı Hak bugünkü fazileti sana nasip etti, sana, Âyet-el-kürsi'yi tahsis kıldı. Ya Muaviye! Âyet-el-kürsi' yi yaz!) buyurdu. Ben de, "Eve gidip hokka ve mürekkep getireyim mi?" dedim. (Yâ Muaviye yaz! Zira Allahü teâlâ kalemi de Âyet-el-kürsi'den yaratmıştır) buyurdu. Bunun üzerine yazmaya başladım.

    5- Bir gün Peygamber efendimizin arkasında namaz kılıyorduk. Resul-i ekrem, Fatiha suresini okuyup "Veladdâllin" dediklerinde, peşinden; "Âmin" dedim. Namazdan sonra Eshab-ı kirama, (Hanginiz âmin dedi) buyurunca, herkes sustu. Ben de sustum. Resul-i ekrem aynı soruyu iki üç defa tekrarladı. Fakat yine kimseden bir ses çıkmayınca, "Ya Resulallah! Âmin diyene ne yapacaksın?" dediğimde; (Onu ve ona tâbi olanları Cennetle müjdelemek istiyorum) buyurdu.

    İbni Abbas hazretleri, “Muaviye bin Ebu Süfyan’ın bu anlattıklarını biz de biliyorduk” buyurarak onu tasdik etmiştir. (Fedâilüs-Sahabe)

    Server-i âlem namaz kıldırırken rükuda (semi Allahü limen hamideh) deyince, ilk safta bulunan Hazret-i Muaviye de, (Rabbena lekel-hamd) dedi. Böyle söylemesi, takdir ve tahsin buyurularak, bunu söylemek kıyamete kadar sünnet olarak kaldı. (Eshab-ı kiram)

    Şii kaynaklarına göre Hazret-i Muaviye
    Pakistan’ın büyük Tarih âlimi mevlana Abdüşşekur İlahi Mirzapuri, Şehadet-i Hüseyin isminde kitap yazmıştır. Urdu dilinden, farisiye de tercüme edilmiştir. İslam düşmanlarının, İslamiyet’i içerden yıkmak için, Müslüman ismi altında ortaya çıktıklarını, (Ehl-i beytin dostuyuz) diyerek, Ehl-i beyte düşmanlık ettiklerini yazmaktadır. Kitabın her yerinde, Şii kitaplarından vesikalar vererek, bunu ispat etmektedir. Onbirinci sayfasında diyor ki:
    Şii âlimlerinden Muhammed Bakır Horasani, [m. 1679 senesinde vefat etti.] Cila-ül-uyun kitabının 321. sayfasında diyor ki:
    (Muaviye vefat edeceği zaman, oğlu Yezide şöyle vasiyet etti: İmam-ı Hüseyin’in Resulullaha yakınlığını, Onun mübarek kanından olduğunu biliyorsun. Irak halkı Onu kendi yanlarına çağırırlar. Sana yardım edeceğiz, derler. Yardım etmezler. Onu yalnız bırakırlar. Ona galip olursan, kendisine hürmet et. Sana yaptıklarına karşılık, Onu hiç incitme! Benim Ona olan iyiliklerimi sen de yap!)

    Şii tarihçilerinden Muhammed Taki han, [m. 1879 senesinde vefat etti.] Farisi, Nasih-üt-tevarih kitabında diyor ki:
    (Nasihatinde şunları da söyledi: Oğlum, nefsine uyma! Allahü teâlânın huzuruna, Hüseyin bin Ali’nin kanına bulanmış olarak çıkma! Yoksa sonsuz azaba yakalanırsın! (Hüseyin’e hürmette kusuru olana, Allahü teâlâ bereket vermez!) hadis-i şerifini unutma!)
    Bu Şii tarihinin 38. sayfasında diyor ki:
    (İmam-ı Ali’nin yanında olanlar, yani Şiiler, Şam’a gelirler, Muaviye’yi kötülerlerdi. Muaviye, böyle söyleyenlere bir şey yapmaz, kendilerine (Beyt-ül-mal)dan bol ihsanda bulunurdu.)

    Cila-ül-uyun Şii kitabının 323. sayfasında diyor ki:
    (İmam-ı Hasan bin Ali dedi ki, Muaviye, etrafımdaki yardımcılarımdan, vallahi daha iyidir. Çünkü bunlar, bir yandan Şii olduklarını söylüyorlar. Bir yandan da, beni öldürmek, mallarımı almak istiyorlar.)

    Yezide gelince, babasının nasihatlerini unutmadı. Bunun için, imam-ı Hüseyin’i Kufe’ye çağırmadı. Onu öldürmek için emir vermedi. Ölümüne sevinmedi. Hatta, işitince ağladı. Ehl-i beyte hürmet etti.

    Cila-ül-uyun Şii kitabının 322. sayfasında diyor ki:
    (Yezid, Ehl-i beyte sevgisi ile meşhur olan Velid bin Akabeyi Medine’ye vali yaptı. Ehl-i beyte düşman olan Mervanı valilikten ayırdı. Velid, gece, imam-ı Hüseyin’i çağırıp Muaviye’nin öldüğünü ve Yezide biat edildiğini bildirdi. İmam-ı Hüseyin (Benim Ona gizli biat etmeme razı olmazsın. Herkesin yanında biat etmemi istersin) dedi.)

    Şii kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki, imam-ı Hüseyin Yezid için, fasık, facir veya kâfir demiyordu. Öyle bilseydi, gizli biat etmeye razı olmazdı. Açıkça biat etmemesi de, Şiilerin kendisine düşmanlık etmelerine sebep olmamak içindi. Nitekim, Muaviye ile sulh yaptığı için babasından ayrılıp harici olmuşlardı. Babası ile savaş etmişlerdi. Hilafeti Muaviye’ye bıraktığı için de, kardeşi Hazret-i Hasan’a düşmanlık yapmışlardı.

    Yine bu acem tarihinde diyor ki:
    (Zecr bin Kays, Hazret-i Hüseynin ölüm haberini Yezide getirince, başını eğip, bir zaman durdu. Sonra, (Onu öldüreceğinize, Ona itaat etseydiniz, iyi olurdu. Ben orada olsaydım Onu af ederdim) dedi. Mahdar bin Salebe İmam-ı Hüseyin’i kötülemeye başlayınca, Yezid yüzünü asıp, (Mahdarın anası böyle zalim ve alçak çocuk doğurmasaydı. Allah, Mercanenin oğlunu [İbni Ziyadı] kahr eylesin) dedi. Şemmer, imam-ı Hüseyin’in mübarek başını Yezide getirip, (İnsanların en iyisinin çocuğunu öldürdüm. Bunun için, atımın heybelerini altınla, gümüşle doldurmalısın) deyince, Yezid çok kızdı ve (Allah heybelerini ateşle doldursun! İnsanların en iyisini niçin öldürdün? Def ol. Git karşımdan. Sana hiçbir şey verilmez) dedi.)

    Şiilerin Hulasat-ül-mesaib kitabının 393. sayfasında diyor ki:
    (Yezid, herkesin yanında ağladığı gibi, yalnız kaldığı zamanlarda da çok ağladı. Kızları ve hemşireleri de beraber ağladılar. İmam-ı Hüseyin’in mübarek başını altın tasa koyup, (Ey Hüseyin! Allah sana rahmet etsin! Ne hoş gülüyorsun) dedi.

    Şii kitabının bu yazısından anlaşılıyor ki, bazı kimselerin, (Yezid, İmam-ı Hüseyin’in mübarek dişlerine sopa ile vurdu) demeleri tamamen yalandır.
    Cila-ül-uyunda diyor ki:
    (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytini kendi sarayına yerleştirdi. Çok ikram etti. Sabah, akşam yemeklerini imam-ı Zeynelabidin ile beraber yerdi.)

    Hulasat-ül-mesaibde diyor ki:
    (Yezid, imam-ı Hüseyin’in Ehl-i beytine, (Şam’da benim misafirim olarak kalmak mı, yoksa Medine’ye gitmek mi istersiniz?) dedi. Ümmi Gülsüm, tenha bir yerde matem yapmak istiyoruz) dedi. Yezid, sarayında geniş bir odayı bunlara verdi. Burada bir hafta matem yaptılar. Yezid, sekizinci gün, Ehl-i beyti çağırıp, arzularını sordu. Medine’ye gitmek istediler. Çok mal ve süslü hayvanlar ve ikiyüz altın verdi. Her ihtiyacınızı her zaman bildirin, hemen gönderirim, dedi. Numan bin Beşiri, beşyüz süvari ile bunların emrine verdi. İzzet ve hürmetle Medine’ye gönderdi.)

    Yukarıdaki yazılar ve bunlar gibi, taassuba kapılmadan yazan insaflı Şii âlimlerinin kitapları açıkça gösteriyor ki, Hazret-i Muaviye, imam-ı Hüseyin’e asla düşman değildi. Yezid, imam-ı Hüseyin’in öldürülmesini emretmemiş ve istememiştir. Ehl-i beytin düşmanı ve imam-ı Hüseyin’i şehid edenler, bu düşmanlıklarını gizlemek için, bu iki halifeye iftira etmişlerdir.

    Abdurrahman ibni Mülcem Şii idi. Sonra harici oldu. Sonra imam-ı Ali’yi şehid etti.
    Kerbela’da imam-ı Hüseyin’i şehid edenler arasında Şam askeri yoktu. Kufe şehrinden gelmişlerdi. Şii âlimlerinden kadi Nurullah Şüşteri, bunu açıkça yazmıştır. İmam-ı Zeynelabidin’in Kufe şehrine getirilince, katillerimiz Şiilerdir, dediği Cila-ül-uyunda da yazılıdır.

    İslam düşmanları, İslamiyet’i içerden yıkmak için Ehl-i beyti nebeviyi facia ve felaketlere sürüklemişler. Bu cinayetlerini Ehl-i sünnete mal ederek, bu bahane ile İslamiyet'in bekçisi olan Eshab-ı kirama ve bunların yolunda olan Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmışlardır. Müslümanların, bu tuzaklara düşmemek için, çok uyanık olmaları lazımdır. (H.S. Vesikaları)


    Hazret-i Ali
    Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh), Resulullahın damadı, Hazret-i Ömer’in kayınpederidir. Resulullahın amcası Ebu Talibin oğludur. İslam halifelerinin ve ismen Cennetle müjdelenen on kişinin dördüncüsüdür. Ehl-i beytin birincisidir. Allahü teâlânın aslanı idi. Çeşitli hadis-i şeriflerde methedildi.

    Buğday benizli, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri ve siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı idi. Sakalı sık olup savaşta uzatırdı ve omuzlarına kadar yayılırdı. Son zamanlarda saçı ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuştu. Evliyanın büyüğü, Vilayet yolunun reisidir. Her tarikatta herkese evliyalığın feyzleri ve marifetleri Hazret-i Ali’den gelmektedir.

    Hicretten 23 yıl önce Mekke’de doğdu. On yaşında iken iman etti. Bütün gazalarda kahramanlıklar gösterdi. Yalnız Uhud’da on altı yerinden yaralanmıştı. Tebük gazasında, Medine’de muhafız olarak bırakılmıştı. Hicri 35 yılında halife oldu. Bundan beş yıl sonra Ramazan-ı şerif ayı 17. Cuma günü sabah namazına giderken İbni Mülcem isminde bir harici tarafından kılıçla alnına vurularak şehid edildi. Kufe’de yani Necef denilen yerde medfundur.

    Resulullah efendimiz, Hazret-i Ali’nin İbni Mülcemin kılıcı ile şehid olacağını bildirmişti. Hazret-i Ali, İbni Mülcemi gördükçe; mübarek başını gösterip, Bunu ne zaman kana bulayacaksın buyururdu. İbni Mülcem de, (Ya Ali, bu kötü işi, Peygamberimiz bildirmiştir. Sen beni öldür de, kıyamete kadar lanete maruz kalmayayım) derdi. Hazret-i Ali de, Öldürmeden önce ceza olamaz buyururdu.

    Hazret-i Ali, şehid edileceği gün sabah namazına giderken yolda şu beyti okuyordu:
    Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez.
    Ölüm gelince artık feryat fayda vermez.

    Hazret-i Ali’nin kızı ve aynı zamanda Hazret-i Ömer’in hanımı olan Ümmi Gülsüm, hadiseyi duyunca Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında suikasde uğradı dedi.

    Hazret-i Ali, ölmek üzere iken Yeminle söylüyorum ki umduğuma kavuştum buyurdu. Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Vefatına yakın da şöyle buyurmuştu:
    Tabutumu Arneyn’e götürün, orada ışık saçan bir kaya vardır. Beni oraya defnedin.
    Öyle yaptılar ve buyurduğu gibi buldular. (Şevahid)

    Hazret-i Ali, Medine'ye hicretle şereflenen, Allahü teâlânın övdüğü muhacirlerden ve ilk iman edenlerdendir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki
    (Muhacirlerin ve Ensarın önce imana gelenlerinden ve Onların yolunda gidenlerden Allah razıdır. Onlar da Allah’tan razıdır. Allah, Onlar için Cennetler hazırladı.) [Tevbe 100]

    Hazret-i Ali, Peygamber efendimize damat olmakla şereflendi. Resulullah ile akraba olmak şerefi çok büyüktür. İmanlı olan her akrabası muhakkak Cennetliktir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
    (Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemi]

    Ağaç altında söz verenlerdendi. Allahü teâlâ, ağaç altında sözleşme yapılan Eshabdan da razı olduğunu bildirdi. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
    (Ağaç altında, sana söz veren müminlerden, Allah razıdır.) [Fetih 18]

    Bedir savaşına katılanlardandır. Bedir ehlinin şânı için hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Bedir savaşına katılan Müslümanlar Cennetliktir.) [Dare Kutni]

    Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma ve çocuklarının herkes üzerinde hakları vardır. İnsanların en şereflileri onlardır. Onlara tazim, dinimizin emridir.
    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Ali Cennettedir.) [Tirmizi, İbni Mace, Taberani, ibni Asakir, Beyheki, Dare Kutni, Hakim, Ebu Nuaym, ibni Sa’d]

    (Ali’yi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder.) [Nesai]
    (Ali’yi sevmek, ateşin odunu yaktığı gibi, Müslümanların günahını yok eder.) [İ. Asakir]

    (Ali’ye düşman olanın düşmanı Allah’tır.) [Ramuz]
    (İlim on kısımdır. Dokuzu Ali’de, biri diğer halktadır. O, bu biri de onlardan iyi bilir.) [E. Nuaym]
    (Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir.) [Hakim]

    (Ali’yi seven, beni sevmiştir. Ona düşmanlık, bana düşmanlıktır. Onu inciten beni incitmiştir. Beni inciten de elbette Allahü teâlâyı incitmiş olur.) [Taberani]

    (Ben kimin mevlası [efendisi] isem, Ali de onun mevlasıdır!) [Nesai]
    (Ya Ali, senin sevdiğini sever, senin buğzettiğine buğzederim.) [Taberani]

    (İmanın alametleri vardır. Birinci alameti Ali’yi sevmektir.) [M.Ç.Güzin]
    (Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır.) [Deylemi]

    (Ali’yi sevmek, iman, ona düşmanlık, nifak alametidir.) [Kurret-ül-ayneyn]
    (Ya Ali, bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buhari]

    (Ya Ali, Fatıma bana senden daha sevgilidir. Sen bana, ondan daha kıymetlisin.) [E. Kiram]

    (Her şeyin bir kanadı vardır, bu ümmetin kolu kanadı da Ebu Bekir ve Ömer’dir. Her şeyin bir kalkanı vardır, bu ümmetin kalkanı da Ali’dir.) [Hatib]

    (Başınıza Ebu Bekir gelince, onu zahid ve ahirete ragıb bulursunuz. Başınıza Ömer gelince, onu kuvvetli, emin ve Allah yolunda kimseden çekinmez görürsünüz. Başınıza Ali gelince, hadi ve mühdi olur. Sizi doğru yola götürür bulursunuz.) [Hakim, İ.Ahmed]

    (Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir, dinde en sağlam olanı Ömer, en hayalısı Osman, en iyi hüküm vereni ise Ali’dir.) [İbni Asakir, Ebu Ya’la]

    (Ensara, Ehli beyte, Ebu Bekir ve Ömer’e ancak münafık buğzeder.) [İ.Asakir]

    (Ya Ali, müşrik olan bazı kimseler sana aşırı bağlılık gösterecek, sende olmayan şeyleri, sana söyleyecekler ve Ebu Bekir ile Ömer’i kötüleyecekler. Allah onlara lanet etsin.) [Dare Kutni]

    (Ya Ali! Sen İsa gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesi Meryem’e iftira etti. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar.) [İ. Ahmed]

    Hazret-i Ali bu hadis-i şerifi haber verdikten sonra, (Benim yüzümden iki türlü insanlar helak olur. Birisi, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftira yaparlar) buyurdu. Bu hadis-i şerifte, hariciler, Yahudilere; Eshab-ı kirama düşmanlık edenler de, Hıristiyanlara benzetilmiştir.

    Hazret-i Ali’nin menkıbeleri
    Hazret-i Ali’nin menkıbeleri çoktur. Birkaçı şöyle:

    Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlânın emriyle Mekke’den Medine’ye hicret ederken Hazret-i Ali’ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emanetleri sahiplerine vermesini söyleyerek buyurdu ki:
    (Bu gece yatağımda yat, uyu! Şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez!)
    Hazret-i Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde yattı. Resulullahın yerine, hiç korkmadan, kendi nefsini feda etmeye hazırdı.

    Hicret gecesi müşrikler, Resulullahın evinin etrafını sarmışlardı. Peygamber efendimiz, evden çıktı. Yasin-i şerif suresinin başından on âyet-i kerimeyi okudu ve bir avuç toprak alıp kâfirlerin başına saçtı. Sıhhat ve selametle aralarından geçip, Hazret-i Ebu Bekir’in evine ulaştı. Müşriklerden hiçbiri onu görememişti.

    Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip sordu:
    - Burada ne bekliyorsunuz?
    - Evden çıkmasını bekliyoruz.
    - Yemin ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtı.

    Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakikaten, başlarında toprak buldular. Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler. Hazret-i Ali’yi, Resul aleyhisselamın yatağında görünce, Resul-i ekremin nerede olduğunu sordular. Hazret-i Ali cevap verdi:
    - Bilmem! Beni, Onun muhafazasına memur mu ettiniz?

    Bunun üzerine Hazret-i Ali’yi tartakladılar. Kâbe’nin yanında bir müddet hapsettikten sonra bıraktılar. Hazret-i Ali, Resulullahın Kâbe-i şerifte devamlı bulundukları makama oturdu. Resul-i ekremde kimin nesi varsa, gelsin alsın diye nida ettirdi. Herkes gelip, nişanını söyleyerek emanetini aldı.

    Allah’ın aslanı Hazret-i Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere giderek dedi ki:
    - İnşallah yarın Medine’ye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin!
    Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler. Sabah olunca, Hazret-i Ali, Resul-i ekrem efendimizin eşyalarını toplayıp yola koyuldu. Resulullaha, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba’da yetişti.

    Bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzuruna gidemeyecek bir hâle geldi. Resul-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etti. Hazret-i Ali’yi görünce hâline acıdı, onu kucakladı, mübarek elleriyle narin, nazik ayaklarını okşadı, kendisine afiyeti için dua buyurdu. Bunun üzerine Bekara suresinin, (İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızası için nefsini feda eder) mealindeki 207. âyet-i kerimesi nazil oldu.

    ***

    Hazret-i Ali, Hendek savaşında müşriklerin en azılıları ile savaştı. Savaşın iyice şiddetlendiği 22. gün, Amr bin Abdud adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi.

    Amr çok kuvvetli olup, ömründe hiçbir cenkten yenilerek dönmemişti. Yalnız Bedir cenginde yaralanıp düşmüştü. Yarası iyi olmuş, tekrar cenge gelmesiyle müşrikler kuvvet bulmuştu.

    Müslümanlardan kimse Amr’ın davetine cevap vermedi. Çünkü Resulullahtan emir bekliyorlardı. Amr’ın meydan okuması yedi kere devam etti. Yedincide Resulullah efendimiz, Hazret-i Ali’yi çağırıp huzuruna oturttu ve (Ya Ali, benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdud’un önüne yiğitçe, cesaretle var! Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme! Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için dua ediyorum) buyurdu.

    Hazret-i Ali kılıcını kuşanıp atına bindi. Avını gözetleyerek giden bir aslan gibi, Amr’ın önüne varıp dedi ki:
    - Ya Amr! Duydum ki sen Kâbe’nin karşısında ahdetmişsin ki, Kureyş’ten bir kişi senden iki şey istese, birini yaparmışsın.
    - Evet öyle söz verdim.
    - Biliyorsun ben Kureyş’tenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et! Birinci isteğim, Allah’ın birliğini ve Muhammed aleyhisselamın Onun Resulü olduğunu kabul ve tasdik etmendir.
    - Bunu kabul etmiyorum, başka ne istiyorsun?
    - İkinci isteğim, bu iki kuvveti hallerine bırakıp, Mekke-i mükerremeye gitmendir.
    - Bunu kabul ettim, yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın başlarını keserim.
    - Ey ahmak, benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?
    - Ya Ali, sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.
    - Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resulünün duası ile senin başını kesmek isterim.

    Hazret-i Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hazret-i Ali’ye doğru yürüdü. Hazret-i Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hazret-i Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu, bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hazret-i Ali’ye öyle bir fırlattı ki, eğer değseydi o devin ayak parçası ile helak olabilirdi. Hazret-i Ali de hemen geri dönüp Amr’ı öldürdü.
    Resulullah tekbir getirip buyurdu ki:
    (Ali’nin Amr bin Abdud ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyamete kadar olan ibadetinden hayırlıdır.) [M.Ç.Güzin]

    ***

    Peygamber efendimiz, Muhacirlerle Ensarı birbirleriyle kardeş yapmıştı. Hazret-i Ali gözleri yaşlı, (Ya Resulallah, Eshab-ı kiramı birbirleriyle kardeş yaptın. Beni kimseyle kardeş yapmadın) dedi. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
    (Ya Ali, sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin.) [Tirmizi]

    ***

    Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali’yi aile efradına vekil bırakarak, Tebük seferine çıktı. Münafıklar, (Resulullah, Ali’den hoşlanmadığı için sefere götürmedi) dediler. Hazret-i Ali hemen silahlanıp yola çıktı. Resulullaha vasıl olup söylenilenleri anlattı. Peygamber efendimiz onların yalan söylediklerini, onu Medine’de bıraktıklarına halife yaptığını bildirip buyurdu ki:
    (Ya Ali, sen bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Ancak benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buhari]

    ***

    Hazret-i Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu savaşta Hazret-i Ali'nin gözleri ağrıyordu. Resulullah efendimiz onu çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya dua etti. Hazret-i Ali'nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı.

    Bu savaşta, yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab, (Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır. Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir) diyerek Müslümanlardan er istedi.

    Bunun üzerine Hazret-i Ali, (Ben oyum ki, anam bana Haydar [Aslan] adını takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir) diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi.

    Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir aslanın parçaladığını görmüştü. Hazret-i Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, Merhab'ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab'ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti. Başını, ikiye ayırdı. Merhab'ın başına inen kılıcın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargahında bulunan Ümmi Seleme, (Merhab'ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim) dedi.

    Hazret-i Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürdü.

    Hayber gazasından dönen Hazret-i Ali'ye Peygamber efendimiz: (Ya Ali, eğer halk, İsa'ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirlerdi. Seni şehid ederler. Ahirette havzımın üzerinde halifemsin. Cennete en önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur) buyurunca, Hazret-i Ali şükür secdesi yaptı.
    ***

    Peygamber efendimiz (Fakirlikle öğünürüm) buyurunca, Hazret-i Ali, dünya malına hiç kıymet vermedi. Eline bin altın geçse, ertesi güne bırakmazdı. Hepsini fakirlere dağıtırdı. Resul-i ekrem bu yüzden Hazret-i Ali’ye Sultan-ül Eshiya, yani cömertler sultanı buyurdu. Hazret-i Ali, Haydar [aslan], Kerrar [düşmana defalarca hamle eden], Ebüttürab [toprak babası], Esedullah [Allah’ın aslanı] gibi çeşitli isimlerle anılmıştır.

    Hazret-i Ali, yanına oturan fakir bedeviye Bir isteğin mi var? buyurdu. Bedevi utancından diliyle bir şey söylemeyip işaretle bildirdi. Hazret-i Ali, yanında bulunan iki giyeceğin ikisini de bedeviye verdi. Bedevi sevinerek güzel bir beyit okudu. Beyit Hazret-i Ali’nin çok hoşuna gitti. Çocukları için ayırdığı üç altının hepsini bedeviye verdi. Bedevi, Ey müminlerin emiri, beni kendi ailemin en büyük zengini ettin dedi. Hazret-i Ali de, şu hadis-i şerifi nakletti:
    (Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere, yaptığı iyi işlere göre ölçülür.) [M.Cami]

    ***

    Hazret-i Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan bir bedevi ile anlaştı. Kuyudan çekeceği her kova su için, bedeviden bir avuç hurma alacaktı. Hazret-i Ali su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken, kovanın ipi kopup, kova, derin kuyunun içine düştü. Bedevi, kızgınlıkla Hazret-i Ali’nin mübarek yüzüne bir tokat vurup ücreti olan hurmayı da verdi. Hazret-i Ali mübarek elini uzatıp kovayı kuyudan çıkardı. Bedeviye verip oradan uzaklaştı. Bedevi, Hazret-i Ali’nin derin kuyudan kovayı çıkarmasına hayret edip, kendi kendine, eğer onun dini hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı. Küstahlık yapan el bana lazım değil diyerek elini kesip Hazret-i Ali’nin evine gitti.

    Hazret-i Ali kapıyı açıp diğer elinde kesik elini tutan bedeviyi görünce, içeride bulunan Resulullaha haber verdi. Peygamber efendimiz, bedeviye, niçin böyle hata ettiğini sordu. Bedevi, ağlayarak yaptığı küstahlıktan özür dileyip imana geldi. Resulullah, kesik eli yerine koyup dua buyurdu. Hak teâlânın izni ile eli sapasağlam oldu.
    ***

    Bir gün Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma’ya, Ya Fatıma, yiyecek bir nesne var mı çok acıktım dedi. Hazret-i Fatıma, şu anda hiçbir şey yok. Lakin mendil ucunda bağlı, altı akçe var. Onları al, pazardan bir şeyler getir. Hem Hasan ve Hüseyin meyve istemişlerdi, onlar için de bir miktar meyve alırsın dedi.

    Hazret-i Ali o altı akçeyi alıp, pazara gitti. Yolda giderken, bir Müslümanın eteğine yapışmış birisini gördü, artık seni bırakmam, ya hakkımı ver ya da gel mahkemeye gidelim diyordu. O dertli adam ise, bir kaç gün daha bana mühlet ver diye yalvarıyordu. O da, hayır, benim de sıkıntım var diyordu.

    Hazret-i Ali bunların çekişmelerini görünce, yanlarına varıp, davanız kaç akçedir dedi. Altı akçedir dediler. Hazret-i Ali, bu Müslümanı sıkıntıdan kurtarayım, Fatıma’ya bir yol ile cevap veririm diye düşündü ve altı akçeyi alacaklıya verip, o Müslümanı ızdıraptan kurtardı.

    Hazret-i Ali bir zaman Fatıma’ya ne cevap vereyim diye tefekküre vardı. Bir miktar zaman üzüldü. Sonra, Fatıma Resulullahın kızıdır, buna bir şey demez, o da memnun olur dedi. Eli boş eve gelip, kapıyı çaldı. Hasan ve Hüseyin babalarının meyve getirdiklerini zan edip koşarak geldiler. Bir şey getirmediğini görünce ağlamaya başladılar. Hazret-i Ali Hazret-i Fatıma’ya, o altı akçe ile bir Müslümanı hapisten kurtardım deyip olayı anlattı. Hazret-i Fatıma, ne güzel yapmışsın ya Ali, elhamdülillah bir Müslümanı sıkıntıdan kurtarmışsın, Allahü teâlâ bize kâfidir, dedi.

    Hazret-i Ali, iki şehzadenin ağladıklarını görünce; mübarek gönüllerine üzüntü gelip, bu elem ile dışarı çıktı. Resulullahın huzuruna varıp, cemali şerifini müşahede ederek, bu gamdan kurtulayım niyeti ile gitti. Zira bir kimsenin yüzbin gamı olsa, Resulullahın mübarek cemaline nazar eylese [baksa], bütün gamı ve gussası gittikten başka, kalbine birçok sürurlar ve safalar hasıl olurdu.

    Biraz gittikten sonra, yolda elinde bir besili deve tutan bir kişiye rast geldi. Hazret-i Ali’ye dedi ki, ey yiğit, bu deveyi satarım, alır mısın? Hazret-i Ali, hazır akçem yoktur dedi. O şahıs, sana veresiye veririm dedi. Hazret-i Ali, ne kadara verirsin diye sordu. Yüz akçeye veririm dedi. Hazret-i Ali, kabul, alırım deyince o şahıs da razı olup, öyle olsun dedi. Deveyi Hazret-i Ali’ye teslim etti.

    Hazret-i Ali, devenin yularından tutup biraz gittikten sonra bir başka şahsa daha rast geldi. O şahıs, ya Ali ne güzel deveymiş bu, bana satar mısın dedi. Hazret-i Ali, evet satarım dedi. O şahıs, daha fazla eder ama üçyüz akçeye bana verir misin diye sordu. Veririm dedi. O şahıs çıkarıp üçyüz akçeyi verdi Hazret-i Ali de deveyi teslim etti.

    Hazret-i Ali doğru pazara gitti. Yiyecekler ve meyveler alıp eve geldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde şehzadeler sevinip meyveleri alıp yemeye başladılar. Hazret-i Fatıma, ya Ali bu akçeyi nereden aldın diye sordu. Hazret-i Ali meydana gelen hadiseyi anlattı. Ondan sonra yemeği yiyip, Allahü teâlâya hamd ettiler. Hazret-i Ali, şimdi ben, Resulullahın meclisine gideyim dedi ve kalkıp dışarı çıktı. Az gitmişti ki, karşıdan Resulullah efendimiz göründü. Hazret-i Ali’ye tebessüm ederek buyurdu ki, (Ya Ali, deveyi kimden satın aldın kime sattın bilir misin?) Hazret-i Ali, Allah ve Resulü bilir dedi. Resulullah, (Ya Ali, sana deveyi satan Cebrail aleyhisselam, satın alan da İsrafil aleyhisselam idi. O deve Cennet develerindendi. Ya Ali, sen o Müslümanın sıkıntısını giderdiğin için, Allahü teâlâ razı oldu ve senin sıkıntını gidermek için bunu ihsan etti. Ahirette vereceğinin, ihsan edeceğinin hesabını ise Ondan gayri kimse bilmez) buyurdu.

    ***

    Ammar bin Yaser hazretleri dedi ki, Resulullah buyurdu ki:
    (Ya Ali, Allahü teâlâ seni bir ziynet ile ziynetlendirdi. Dünyayı terk etmek olan ve kendisine sevgili olan zühd ile ziynetledi. Öyle takdir etti ki dünyadan bir şeye nail olmayasın!)

    ***

    Hazret-i Ali namaza durunca dünya yıkılsa haberi olmazdı. Bir harpte Hazret-i Ali’nin mübarek ayağına bir ok saplanmıştı. Oku çıkaramadılar. Doktor geldi. Bayıltıcı ilaç vermeli ki, ancak o zaman ok çıkarılır. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez dedi. Hazret-i Ali, Bayıltıcı ilaca lüzum yok, ben namaza durunca çıkarın buyurdu. Hazret-i Ali namaza başladı. Doktor da Hazret-i Ali’nin mübarek ayağını yarıp oku çıkardı. Yarayı sardı. Hazret-i Ali, namazını bitirince Oku çıkardınız mı? buyurdu. Doktor, Evet çıkardım dedi. Hazret-i Ali, Hiç farkına varmadım buyurdu.

    Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Nitekim, Hazret-i Yusuf’un güzelliği karşısında da Mısır kadınları hayran olup, kendilerini öyle unutmuşlardı ki, ellerini kestiklerinden haberleri olmamıştı. Müminler de vefat anında Resulullah efendimizin güzel yüzünü görüp ölüm acısını duymazlar.

    ***

    Kays bin Haris anlatır:
    Birisi gelip Muaviye bin Ebi Süfyan’dan bir mesele sordu. Muaviye dedi ki, bunu git Ali’den sor ki, o benden iyi bilir. O kişi, ben bu meselede senin cevabını isterim. Senin vereceğin cevabı Ali’nin cevabından çok severim dedi. Muaviye celallenip, sen ne bedbaht kişiymişsin. Muhakkak sen, Allah Resulünün ilimde muazzez ve mükerrem tuttuğu kimseyi beğenmiyorsun. Resulullah buyurdu ki:
    (Ya Ali, bana, Harun’un Musa’ya yakınlığı gibisin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.)
    Çok gördüm ki, Ömer onun ile meşveret ederdi. Eğer bir meselede müşkili olsa idi, Ali burada mıdır, derdi. Sen şimdi kalk, uzaklaş yanımdan, Allahü teâlâ ayaklarına kuvvet vermesin.

    ***

    Amr bin el Cumi rivayet eder:
    Ben Resulullahın huzurunda oturmuş idim. (Ya Amr!) buyurdu. (Lebbeyk ya Resulallah!) dedim. (İster misin ki, Cennetin direğini sana göstereyim!) buyurdu. İsterim ya Resulallah dedim. O sırada Ali bin Ebi Talib oradan geçti. Buyurdu ki:
    (Bu kişi ve bunun ehli Cennetin direğidirler.)

    ***

    Hazret-i Ali buyurdu ki:
    (Bir taife beni Ebu Bekir, Ömer ve Osman’dan üstün tutarlar. Bu taifenin gönüllerinde nifak vardır. Bununla ehli İslam arasına ihtilaf ve fitne salarlar. Bana Resulullah bunları haber verdi. Zahiren ehli İslam'a kardeş olduklarını söylerler. Bâtınlarında din düşmanıdırlar. Yalanı güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı şerifi iptal ederler. [Kur'an-ı kerimin hükmünü kaldırırlar.] Kötülük üzerine birbirleri ile yarışırlar. Resulullaha ve Eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzatırlar. Hak teâlâ onları af etmez. Sünnet-i İslamı harap ederler. Bid’at-ı seyyieleri yayarlar. O zamanda Resulullahın sünnetine yapışan kimse şehidlerin ve abidlerin efdalidir. Saadet onlarındır. (Fasıl-ül-hitab)

    Hazret-i Ali’ye dediler ki: Abdullah bin Sebe seni Ebu Bekir, Ömer ve Osman üzerine tafdil eder [üstün tutar]. Hazret-i Ali yemin ederek, vallahi onu öldürürüm buyurdu. Ya emir-el müminin! Sana muhabbet edeni öldürür müsün dediler. Elbette, benim olduğum şehirde olmasın buyurdu.
    Hemen bulunduğu şehirden sürdü. (Şevahid-ün nübüvve)

    Hazret-i Ali buyurdu ki:
    Ebu Bekir ve Ömer hakkında kalbimde iyilik ve güzellikten başka bir şey bulundurmaktan Allahü teâlâya sığınırım. Nedir o kavimlerin hâli ki, Kureyşin iki seyyidini kötülerler. Beni de öyle zan ediyorlarsa, ben o şeyden pakım, onların dediklerinden uzağım. Her kim ki o ikisini sever, muhakkak beni sever. Her kim o ikisine buğz eder, bana buğz eder. Bilmiş olun ki, muhakkak cümle insanların hayırlısı bu ümmette, Peygamberden sonra Ebu Bekri Sıddıktır. En önce Müslüman olan odur. Resulullahın en sevdiği odur. Allah indinde bu ümmetin en mükerremi odur. Bu ümmette Peygamber efendimizden sonra ondan efdal ve ondan hayırlı kimse yoktur. Ebu Bekir’den sonra da, dünyada ve ahirette bu ümmetin en hayırlısı, en büyüğü Ömer-ül Faruktur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyndir. (Şevahid-ün nübüvve)

    ***

    Bir gün birisi gelip kinayeli bir şekilde Hazret-i Ali’ye, Ebu Bekir ve Ömer’in zamanında, birlik vardı, huzur vardı, hilafetleri çekişme, kavga, fitne ve ihtilaflı değildi. Senin ve Osman’ın hilafetlerinin zamanları sıkıntı ve değişiklik ve fitneden hâli olmadı. Sebebi nedir diye sordu. Hazret-i Ali buyurdu ki:
    Sebebi şudur: Ebu Bekir ve Ömer’in yardımcıları Osman ve bendim. Sen ve senin emsalin gibiler de benim ve Osman’ın yardımcıları oldunuz. Böyle oldu. (Şevahid-ün nübüvve)

    ***

    Said bin Cübeyr, Abdullah bin Abbas hazretlerinin elini tutup, gidiyordu. Zemzem kuyusuna geldiler. Orada bazıları oturmuş, Hazret-i Ali’yi kötülüyorlardı. Bunu işitince, İbni Abbas hazretleri buyurdu ki, dönün, beni onların yanına götürün. Onlardan yana dönüp yanlarına geldiler. İbni Abbas hazretleri, Allah ve Resulüne yaramaz sözler söyleyen kimdir diye sordu. Bizim aramızda hiç kimse Allah’a ve Resulüne yaramaz söz söylemez dediler. Ali bin Ebi Talibe yaramaz söyleyen, onu kötüleyen var mı diye sordu. Evet var dediler. Bunun üzerine İbni Abbas hazretleri dedi ki: İyi dinleyin, Allah’a yemin ederim ki Resulullahtan bizzat işittim, buyurdu ki:
    (Her kim Ali’yi kötüler, muhakkak beni kötülemiş olur. Her kim beni kötüler, muhakkak Allah’ı kötülemiş olur. Her kim Allah’ı kötüler, Allah onu yüzü üzerine Cehenneme atar.)

    ***

    Mekke fethedildiği zaman bütün putlar parçalandılar. Ancak, Beyti şerifin içinde büyük bir put vardı ki, taştan yapılmıştı, o kaldı. O putu zincirler ve çiviler ile tavana ve duvara bağlamışlardı.

    Resulullah Kâbe-i şerife geldi. Hazret-i Ali’yi çağırıp buyurdu ki, (Ya Ali, Benim omuzum üzerine çık. Bu putun bendlerini yerinden kopar.) Hazret-i Ali, Ya Resulallah, ben kim olayım ki, ayağımı mübarek omzunuz üzerine koyayım. Buyurun siz benim omzum üzerine basın dedi. Resulullah, (Ya Ali, sen benim gayret ve hamiyyet, nübüvvet ve risalet yükümü çekecek kuvvet ve takati bulamazsın) buyurdu.

    Sonra, emri şerifleri ile Resulullahın mübarek omzuna basıp, o putu bütün zincirleri, çivileri ve bentleri ile o yerden ayırıp, attı.

    [Hazret-i Ebu Bekri Sıddıkın, hicret gecesinde Resulullahı bir miktar kendi omzunda götürdüğü hadis-i şerifler ile sabittir.]

    ***

    Bir gün sabah namazı vaktinde, Hazret-i Ali mescide giderken, yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, yavaş yavaş ardınca giderdi. Mescid kapısına vardığında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam edip gitti. Ancak o zaman, Hazret-i Ali onun Müslüman olmadığını anladı.

    Mescitte Resulullahı rükuda buldu. Güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Cemaate uyup, namazı kıldılar. Namazdan sonra, eshab-ı güzin, Ya Resulallah, birinci rükuda âdet-i şerifinizden fazla durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Sebebi ne idi diye sordular. Resulullah, (Semi allahü limen hamideh deyip, kıyama kalkmak istediğimde, Cebrail başımı tutup, kalkmama engel oldu. Hikmetinin ne olduğunu bilmiyorum) buyurdu.

    Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Habibime sebebini bildir, eshabına açıklasın) buyurdu. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam dedi ki: ya Resulallah, mübarek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana, (Habibimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, Ali, yolda bir ak sakallı ihtiyara hürmet edip, yavaş yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habibime yetişsin) diye emretti. Ben de gelip emredileni yaptım, Ali de yetişmiş oldu. Hikmeti budur.

    ***

    Hazret-i Ali’nin hikmetli sözleri çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

    - Müslümanlar, ahirete inanıyor. Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmayanlar bir şey kazanmaz, Müslümanlar da, zarar etmezdi. Fakat, herkes dirilince, kâfirler sonsuz azap çekeceklerdir.

    - İnsan bilmediğinin düşmanıdır.
    - Allah’a yemin ederim ki, beni yalnız mümin sever ve bana yalnız münafık buğz eder.

    - Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamıyacağı bir meselede en iyisini Allahü teâlâ bilir demekten sakınmasın.

    - Dostların kötüsü, senin için külfete giren, seni özür dilemeye mecbur bırakandır.
    - Cehennemlik görmek isteyen, kendi oturduğu halde, başkasını ayakta tutan kimseye baksın!

    - Bedende baş ne ise, imanda da sabır aynıdır. Başsız beden, sabırsız iman da olmaz.
    - Dost edinin! Onlar sizin için dünya ve ahiret sermayesidir.

    - Ahmak ile arkadaşlık etme! Ondan kendini koru! Nice ahmaklar var ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak ederler. Kişi arkadaşı ile ölçülür. Kalbler buluştuğu zaman birinin diğerine tesiri vardır.

    - Kendilerinden hayâ edilen kimselerle arkadaşlık etmek suretiyle amellerinizi güzelleştiriniz!

    - Mürüvvet, iffetli olmak, nefse hakim olmak, darlıkta ve genişlikte bol bol ihsanda bulunmaktır.

    - Halkın bir kısmı, beni çok sevip Eshab-ı kirama buğzeder. Ben bunları sevmem. Bir kısmı da bana buğzedip, Sahabenin bir kısmını sever. Bunlar da Cehennemliktir.

    - Amellerin en zoru üçtür; nefsin hakkını verebilmek, her halde Allahü teâlâyı hatırlayabilmek, din kardeşine bol bol ikramda bulunabilmektir.

    - Takva, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır.
    - Kalbler kaplara benzer. Hayırlı olanı hayırla dolu olanıdır.
    - Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.

    - Affetmek fazilettir. Kararlı olmak metadır, sahip olunan maldır. Kararsız olmak ise zayi olmaktır. Yalancılık hıyanettir. İnsaf rahatlık, şer küstahlıktır. Güler yüzlülük ihsandandır. Doğruluk kurtarır, yalan felakete sürükler. Kanaat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Haset yıpratır, nefret çökertir.

    - Amellerin en faziletlisi, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve günah işleyeni sevmemektir. Kim ki iyiliği emrederse, müminin sırtını muhkemleştirmiş, sağlamlaştırmış olur. Kim de kötülüğü men eder ve ondan vazgeçirirse, münafığın burnunu yere sürtmüş olur.

    - Akıllı kimse, günahlarını tevbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.
    - Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.

    Hazret-i Ali bir müfreze gönderdiği vakit başına tayin ettiği kimseye şöyle derdi:
    Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. O, hem dünyaya, hem de ahirete maliktir. Vazifene sarıl. Seni Allah’a yaklaştıracak olana yapış. Çünkü dünyada yapıp da bıraktıklarını, yarın karşında hazır bulacaksın.

    İdarecilere öğütleri

    1- Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket duyguları besleyin. Başarınızın onları azarlayıp sert davranmakta yattığı fikrine kapılmayın.

    2- Herkese adil davranın.

    3- Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.

    4- Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş, devlete karşı suçlardan, mazlumlara karşı zulümlerden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.

    5- Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummayanları tercih edin.

    6- Haksız kazanç ve ahlaksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyin.

    7- Memurları devamlı kontrol edin, bunun için güvendiğiniz samimi kişilerin istişaresine açık olun.

    8- Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırın, yaptığınızla kişiyi minnet altında bırakmayın.

    9- Hiçbir zaman vaadinizden dönmeyin. Yapmaya güç yetiremeyeceğiniz işleri de vaat etmeyin.

    10- Öfkenizi yenin. Öfkeli iken ceza vermekten sakının. Kızgınlığınız yatışsın ki müspet kararlar verebilesiniz.

  2. #2
    kemalcan
    Misafir

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Kardeşim FREEF yukarıdaki yazınızı hayretle okudum, Türkçem çok iyi
    olmasına rağmen anlayamadım.
    Sizin beyanlarınıza göre Hz. Ali nin katlinden sonra Hz. Hüseyin ile Muaviye arasında Halifelik iddiası ve savaşı olmamış ve Hz. Hüseyin in
    kafası Muaviyenin oğlu Yezid tarafından kestirilip mızrak ucuna takılmamış.

    O tarihten bu güne sünniler ile şiiler ve hatta türkiyedeki aleviler arasında
    kavgalar savaşlar olmamış ve bu gün hala Irakta şiiler ve sünniler birbirlerinin pazar yerlerine, camilerine bombalar atıp kadın,çucuk yaşlı demeden suçsuz insanları öldürmüyorlar.

    Sizin eğitiminizi bilmiyorum ama Prof. Süleyman Ateş gibi ve prof. Yaşar
    Nuri gibi Kuranı Kerimin hem meal tercümesini hemde tefsirini yapmış
    40-50 dini kitap yazmış ilim insanlarına ulu orta hakaret etmenizden
    şunu anlıyorum: Yüce Allah beni ve tüm müslümanları böyle tiplerin şerrinden korusun.

    Düşünce ve fikirlerinizi bu gün aramızda yaşayan din alimi insanlara
    çamur atmadan yazsanız İSLAMİ HOŞGÖRÜYE daha uygun olur
    kanısındayım.

  3. #3
    Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    74

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Muaviye(R.A.) sahabedendir. Ona ehli sünnet vel cemaat dediğimiz İslam aleminin çoğunluğu laf atmamıştır. İslam alimleri onun fazileti konusunda hem fikirdir. Vahiy katipliği yapmış birisine laf söylemek Allahu teala'ya, Vahiy elçisi Cebrail (A.S.)'a, Resulullah'a ve orada iman etmiş ashab (R.anhum.lar)a hakarettir. Bu kişileri geleceği görmemekle suçlamaktır.
    Allah Kuran-ı Kerim'de Mekke'nin fethinden sonra şunları söylemiştir:
    "Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah razı olmuştur. Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiği nimet ve sevap)dan razi olmuşlardır. Onlar o cennetlerde ebedî kalıcıdırlar" (et-Tevbe, 9/100).
    Allah razı olmuştur, onlar cennette ebdi kalıcıdır. Allah'ın razı olduğu kişilerden biri de Muaviye Radiyallahu anh'tır. Nereden mi biliyorum:
    1-Allah bir münafığın ya da kafirin vahiy katibi olmasına izin vermez.
    2-Allah sözünden dönmez, Allah'ın sıfatları ve fiilleri de ebedidir. Bunu inkar eden küfre girer. Allah'ın fiillerinden biri de rızasıdır. Allah bir şeyin öncesini de sonrasını da bilir. Ondan razı oldum, dediği biri cennetliktir. Aksini söyleyen Allah'a haşa yalan ve geleceği görememezlik isnad etmiş olur.
    3-Peygamber (S.A.V.), Allah'ın takdiriyle münafıkları biliyordu. Sahih hadiste bunu Huzeyfe (R.A.)'a da bildirmişti. Münafıkların reisi Abdullah ibni Übey ibni Selül'ün cenaze namazını kıldırdıktan sonra (Medine Döneminde) Allah şu ayetleri indirmişti: "Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında durma. Onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr etmişler ve Allah'a itaatten çıkmış olarak ölüp gitmişlerdir."(Tevbe Suresi 7)
    Peki daha sonra iman etmemiş biri nasıl Peygamber tarafından vahiy katibi seçilmiş olabilir. Ya da şöyle de anlatayım. Hazreti Ömer Radiyallahu anh, birini vali atayacağı vakit ya da cenaze namazını kıldıracağı vakit ya Huzeyfe'ye sorardı ya da onun cenaze namazını kılıp kılmamasına bakardı ve ona göre cenazeye teşrif eder veya o kişiyi vali olarak atayıp atamamaya karar verirdi. Ömer (R.A.) zamanında Şam valisi olan, Osman (r.a.) zamanında da fetihler gerçekleştiren, onca İslam memleketlerini fetheden, Kudüs fatihi ünvanını alan, peşinden sahabeleri gaza alanına sürükleyen bir insan münafık olamayacağına göre sonra mı küfre düşüp dinden çıktı acaba ?(!) Benim bildiğim sonradan mürted olanların daha önce iman etmediklerine hükmedilir. İman bir bütündür, ya vardır ya yoktur. Kararsızlık, gidip gelme bugünün zamanına uyan bir kavram. Onların imanı tam idi. Hepsi mütteki, muhlis, ictihad sahibi sahabelerdi.
    Herhalde ona uyan ve Hazreti Ali ile savaşan Kuran'da onlar için müminlerin anneleridir diye belirtilenlerden Aişe Radiyallahu anhum da mı küfre gitti onunla beraber. Yatağında vahiy gelen Aişe de mi fitneye düştü yoksa?
    Haşa.
    Demek ki bu ümmet Allah rızası için savaşabilir de. Allah yolunda kendisini bir iş için ehliyetli görüp savaşabilir de. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Acaba Anadolu Birliği için çarpışan Anadolu Beyliklerinin hangisinin can verenleri şehit, hangisinin kafirdir. Şii kaynaklarının bir kısmına sadece Muaviye'ye ehli beytin kötü söz söylediği görülür. O da bir kısmına. Sen hiç tarih boyunca onlara dil uzatan bir alim gördün mü?. hatta mezhepsiz dediğimiz Teymiyye bile bu savaştan dolayı onların sorumlu tutulamayacağını söylüyorlar...
    Yani aynı münafıklar, hem şiiliği ortya çıkarmış, hem bu iki sahabe grubunu birbiriyle çarpıştırmış, hem de iki gruptan kopup iki tarafı da öldürmeye kalkımış, hem de Ali Efendimizi öldürdükten sonra tekrar şii görünüp İslam!ı yıkmaya kalmışlardır.
    Muaviye'nin(R.A.) oğlunun yaptığı yoksa bu sahabeyi bağlar mı? Oğlunun günahı varsa, babası ne yapsın? Üstelik yukarıda Yezid için verilen bilgilerin istisnasız hepsi Şii kaynaklıdır. Onun bile sevinmediği, bunu yapanlara kızdığını anlatan şiilerdir. Bize ne oluyor da Yezid'in bir valisinin bir komutanının yaptığı bir zulüm dolayısıyla kalkıp da koskoca gazi bir sahabeye laf atalım?
    4- Hazreti Ali'yi katledenleri merak ediyorsan aç ehli sünnet kaynaklarını oku. Hatta iyi anlayasın diye sana şii kaynaklarını da yazdım.
    Onu katledenler Harici idiler. Daha önce de kendilerine Ali (R.A.) taraftarı Şii diyorlardı, üç tane münafık çıkardılar ortaya. Biri Muaviye, biri Amr b. As, biri de Ali Efendilerimizi öldüreceklerdi.
    Sadece Ali (R.A.)'ı öldürebildiler. Muaviye Hazretlerini yaraladılar, Amr b. As (R.A.)'a ise hiç ulaşamadılar.
    5- Daha sonra imametten vazgeçen Hazreti Hasan (R.A.) bir kafire, bir münafığa halifeliği teslim edecek biri değildi. Hazreti Hüseyin gibi ölene kadar bu yolda savaşacak biri olmadığını kim söyleyebilir. O, Muaviye'(R.A.)nin halifeliğini tanıyınca Hazreti Muaviye'nin halifeliği sahih olmuş oldu.
    6- Bugüne kadar ne sahabe, ne ehli beyt imamları ne mezhep imamları, ne İmamı Rabbani, İmamı Gazali gibi Ehli sünnet alimleri Muaviye'ye dil uzatmışlardır. Ebussuud gibi Osmanlı Şeyhülislamları, ona dil uzatana sahabeye dil uzatmak suçundan ceza kesmişlerdir.
    7- Muaviye Radizayallahu anh, Sahih Hadis kitapları olan ve Kuran'dan sonra amel ettiğimiz dinin ikinci kaynağı olan kitaplarda hadis ravisi olarak geçer ve sorgulanmamıştır bile. Ona dil atan bu hadis kitaplarını toplayanlara, onu rivayet edenlere, bununla ictihad eden İslam alimlerine, şu an bile İslamın yüzde doksanını oluşturan müslüman alemine hakaret ve dinsizlik itham etmiş olur. Ümmetimin çoğunluğuna uyunuz, İslam alimleri hata üzerinde birleşmez diyen Peygambere ve müminlerin yolundan gidin diyen ilahi emrine uynayan biri olarak hepsini yalanlayan biri Allah'ın karşısına doğrularda-sıddıklardan biri olarak mı varır, yoksa başka bir şey olarak mı?
    8-Siz karar verin hocam!

    Süleyman Ateş, cinlere şeytan diyor, Kuran'dan bazı ayetlere bakarak Hristiyan ve Yahudilerin cennete gideceklerini söylüyor. Daha da var da var.
    Yaşar Nuri, Ebu Hanefi'yi resmen sapıklıkla mezhep kurmakla itham ediyor. Allah ile aldatanlar kitabını oku, resmen mezhep imamlarına, Hadis kitaplarına yalan isnad etmek olduğunu görürsün.
    Sonra da hüküm veriyor: Sadece Kuran'a uyana Allah azap etmez diye. Dahası da var, dahası da var.
    Zekeriya Beyaz ise, Kuran'da Kabir azabını, Kaza namazını..ilh görememekteyiz. Buna göre İslamda bunlar yoktur. Diyor.
    Ne kadar düz mantık değil mi. Bunun da dahası var dahası var.
    Keşke sadece Kuran'a uyarım ben, gerisini Alllah'a havale ettim, o beni yakmaz. deseler, Allah'a onlar için her gün dua ederdim.
    Kimisi Hadis'e bakanları, kimizi İslam alimlerinin mezheplerine ve ictihadlarına uyanları, kimisi de tasavvufa girenleri kafir ilan etmeyi boş verin, daha kötüsü saptırıcılar, Allah ile aldatanlar olarak suçluyorlar. Bir ikisini itham etseler, belki sesimi çıkarmayacağım. Tarih boyunca ehli sünnet denen denize intisap etmişlere laf atıyor, onları aldanan ve aldatan olarak eleştiriyorlar.
    Canım ben de ehli sünnetim diyorlar tabii. Sadece onu oluşturan mezheplere, imamlarına, bazı alimlerine laf atıyorlar. Haşa ben camiye bir şey demem, mimberine, mihrabına, taşlarına söverim der gibi bir şey.
    Bu adamların en mutedili Musatafa İslamoğlu:
    Mezheplere girmek caizdir, diyor. Ama eklemeyi ihmal etmiyor: Ben taasupçu değilim.
    Taassup yani körü körüne din diye batıl inanca saplanmış yüzde doksan iki müslüman var diyemeyeceğine göre, caizdir deyip geçiyor. Çünkü caiz değil dese; Kuran'da ve sahih hadislerde bu ümmetin hayırlı bir ümmet olduğu, inanç, amel ve itaat noktasında çoğunluğun sapıtmayacağını, müminlerin yolundan ayrılınılmaması gerektiği, hatta olur ya şaşırısanız ümmetin çoğunluk alimlerine uymamızın tavsiye edildiği gerçeğini adamın gözüne sokarlar.
    Bunu da tek ben söylemiyorum. Müceddid İmam Gazali Hazretleri bunları sileli ve aynen ama aynen aynı fikirleri savunanları ve fikirlerini alt edeli bin yıl oldu da, bugün internet üzerinden serbest ortam buldular, sallıyorlar. Zaten ne Yaşar Nuri'yi ne de S.Ateş'i halkın salladığı yok. Ehli sünnetin de onları ciddiye aldığı yok. Bu görüşleri de yeni değil, bu İslam alemi ta Mutezile'den, ta Kaderiye'den ta Haricilerden bugüne bu fikirleri ve sahiplerini biliyor da. Bu gün ortada kalleşlik var onu anlamaya çalışıyorlar. Bu adamlar ben de sizdenim diye gelmezler mi, o biraz kafa karıştırıyor. Yoksa bu adamlara cevap vermek, ehli sünnet alimlerinini sayılı günlerini alır. Benim hizmetim de ordu gelene kadar öncü olmak bu yolda.
    En çok neye yanarım biliyor musun, eskiden bu fikirleri savunanlar, yine azınlıktılar, yine İslam alemi onların peşinden gitmiyorlardı. Ama bunlar kendilerine Ehli Sünnet'iz demiyorlardı. Bugün ilahiyat köşelerinde cemaatsiz, halefsiz selefsiz ahkam kesenler kendilerine ehli sünnetiz deyip de o mezhebin dört koluna verip veriştiriyorlar.
    Bu kardeşin de kendi görüşlerini değil bu ümmetin taih boyunca savunduklarını kah İmam Rabbani'den, kah Gazali'den, kah Suyuti'den, kah İbni Abbas'tan, kah Ebu bekir Sifil'den, kah Bediuzzaman Said Nursi'den, kah İmam-ı Hanefi'den, kah Necip Fazıl'dan.. alıntılar yaparak size sunuyor. ve bu gibi adamların görüşlerini de karşılaştırasınız diye yan yana koyuyorum.
    Allah razı olsun, demiyorsunuz da laf atıyorsunuz.

  4. #4
    kemalcan
    Misafir

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Kardeş FREEF,

    Benim dini eğitimim yok. benim eğitim konum farklı. Ben dinimi anamdan,babamdan öğrendim. namaz kitabıyla başladım ,daha sonraları ,
    birkaç defa Kur'anı kerimi okudum. Zaman zaman da vakit bulduğumda
    çeşitli dini kitaplar okurum. Türkiyedeki müslümanların (dini eğitim alanlar
    dışında) % 99 u Kur'anı Kerimi bile okumamıştır.

    Sizin yukarıdaki anlattıklarınızdan ne benim nede türkiyedeki müslüman halkın haberi yoktur ,bunları bilmeye ihtiyaçları da yoktur.

    Tüm türk halkı gibi ben de Aziz peygamberimizin torunu Hz. hüseyini
    Halifelik iddiasından dolayı muaviyenin oğlu yezid komutasına verdiği ordu tarafından kerbelada şehit edildiğini bilir. Bu yüzdendir ki
    muaviyenin oğlu yezidin adı bugün hakaret olarak kullanılır.

    Sizin bu olayı çarpıtarak muaviye ve yezidi aklamaya çalıştığınızı görüyorum ve yazdıklarınıza inanmıyorum. Çokçası beni pek enterese de
    etmiyor.

    Esas mesele bugünkü yaşamımızda siz din adamlarının post kavgası
    yaparak birbirlerinize dinsizliğe varacak suçlamalarda bulunmanız.
    Ben bunları doğru bulmuyorum. Örnek olarak Prof. Süleyman Ateşi
    vatan gazetesindeki yazılarından tanıyorum. Yazılarının çoğunluğunu beğenmeme rağmen bazı konularda da kendisini tutucu bulurum.

    Ancak en önemli konu Hristiyanlık papazlar arasındaki post kavgaları
    nedeniyle parçalanmış ve mezheplere bölünmüştür.
    İncil vahyedildiğinde hemen kayıt altına alınamamış. Bu nedenle her papaz gurubu kendi kafalarına göre çeşitli inciller yazmışlardır.
    Hristiyanlığın bu nedenle mezheplere ayrılabilmesi mümkün olmuştur.

    Benim anlayamadığım Aziz Kur'anı Kerim vahyedildiğine kayıt altına
    alınmış olmasına rağmen,Bu gün tüm dünyada tek bir Kur'an bulunmasına
    rağmen nasıl olmuşta müslümanlık ta hristiyanlık gibi mezheplere bölünmüş,parçalanmış anlayabilmek mümkün değil.

    Tek ve açık ve net bir kitaptan din adamları müslümanlığı parçalamaya,
    mezheplere bölmeyi nasıl becermişler bilmiyorum,bilemiyorum ancak
    şunu düşünüyorumki böyle birşey ancak din adamlarının post kavgalarından çıkabilir.

    Kardeş freef,

    Bu nedenlerle benim din adamlarına güvenim yok. Onların yazdıklarına,
    söylediklerine bakarım aklıma yatarsa inanırım, aklıma yatmazsa boşver
    der geçer giderim.

    Bu arada sizin:

    Bir hadiste unutulmuş bir sünneti meydana çıkarana yüz şehid sevabı verilir. FETVANIZA BAYILDIM.

    Tabii hemen 40 sünnet buldunuz 4000 ŞEHİD sevabı kazandınız sizin bu
    müthiş buluşunuza ben de 1000 şehid sevabını bonus olarak ekliyorum
    yani toplam olarak 5000 Şehit sevabı kazanmış durumdasınız.

    Güle güle harcayın cennette yeriniz herhalde başköşelerde GARANTİDİR.

    Sevgiler ve saygılar kardeşim FREEF

  5. #5
    Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    74

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Hocam, beni dinleme, bana bakma, ben hata yapabilirim, bir de senin sorumluluğunu alarak Allah'ın karşısına çıkmam istemem. Neden mi çünkü ben haşa Peygamber de değilim, haşa müctehid imam da değilim ve İslam alimi de değilim.
    Ama dikkat et, derim sana.
    Yukardaki alıntılarım bana ait değil.
    Bu alıntılar bak bakalım kimin sözleri ve kimin yoluymuş.
    1 Kuran ve Allah'ın sözleri: Yukarda var sahabenin fazileti ile ilgili ayetler, tekrar oku. Bunları reddedemezsin ya. Allah Abdullah ibni Selül gibi münafıklar için cenaze namazı kılınmaması için ayet indirdi de Muaviye gibi birisi için sesini çıkarmadı diyemezsin ya.

    2- İslam dünyasının bugün ve tarih boyunca üzerinde icma ile yüzde doksandan fazlasıyla icma ettiği Hadis kitapları olan Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, İ. Ahmed, Teberani, i.Asakir, Deylemi, İ. Suyuti gibi kitaplarından alıntılar yine yukarda var. Ve bu alıntılarda bu hadislerin hadis raviileri İbni Abbas (R.A.) gibi sahabelerdir. Yukarda var tekrar oku. Bu hadis kitaplarını çıkart at da görelim.

    3- İmam Gazali, İmamı Rabbani, Abdülkadir Geylani, hanbeli mezhebinin kurucusu İmam Ahmet, hanefi Mezhebinin kurucusu imamı Hanefi, Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Maliki mezhebinin kurucusu İmam Malik, diğer İslam alimleri Abdullah ibni Mübarek, Halife Ömer bin Abdülaziz, Kanuni zamanı Osmanlı Şeyhülislamı Ebussud efendiden alıntı yaptım. hadi bunları da reddet.
    İslam ümmetini baştan başa dolaş, tek tek sor bakalım bu isimler üzerinde icma var mı yok mu. Rabbani'ye, Gazali'ye, Hanefiye, Şafii'ye, Maliki'ye, Hanbeli'ye, Ömer bin Abdülaziz'e, Abdulkadir Geylani gibi ekabire Muaviye(R.A) hakkında yalan ve hile isnad ederek Allah'ın karşısına var, bakalım. Sana ne denilecek. Bunlar haksız, bunlar tarih boyunca İslam dünyasını peşinden yanlış sürükledi, gel, seni cennete koyalım mı diyecekler acaba?
    İbni Teymiyye gibi vehhabi alimler de mi yanıldı.

    4- Yezid hakkında bir tek ehli sünnet kaynağına, imamına, kitabına ..vs. başvurmadım. Onun hakkındaki alıntılarım, şia kaynaklarındandır. Beni niye suçluyorsun, şiiler kendi kaynaklarını bile yalan sayarak bir şeyler söyler ya da söylemez bana ne.

    5- Tüm türk halkı gibi ben de Aziz peygamberimizin torunu Hz. hüseyini
    Halifelik iddiasından dolayı muaviyenin oğlu yezid komutasına verdiği ordu tarafından kerbelada şehit edildiğini bilir. Bu yüzdendir ki
    muaviyenin oğlu yezidin adı bugün hakaret olarak kullanılır.
    demişsin; doğruysa bile bunda Muaviye (R.A.)'nin suçu ne? Adem Aleyhiselam, oğlunun işlediği cinayetten ne kadar sorumluysa, Muaviye Hazretleri de Yezid'in yaptığını söylediklerinden o kadar sorumludur.

    6- Sizin bu olayı çarpıtarak muaviye ve yezidi aklamaya çalıştığınızı görüyorum ve yazdıklarınıza inanmıyorum. Çokçası beni pek enterese de
    etmiyor.
    demişsin; ama bunlar benim sözlerim değil, yukarıdaki hadis kitaplarından, ve saydığım bunca alimden alıntı yaptım. Allah seni, onların sözlerini enterese etmemek üzerine haşretsin. Bu beddua da değil, sadece sebi bu konuda Allah karşısında şahit olarak doğruluyorum.

    7- Esas mesele bugünkü yaşamımızda siz din adamlarının post kavgası
    yaparak birbirlerinize dinsizliğe varacak suçlamalarda bulunmanız.
    demişsin; ben böyle bir şey demedim. ben sadece onların sözlerinden alıntı yaptım, ne yani cinler rüzgardır, diyene ne demeliyim, ne yani sadece Kuran diyene Yaşar Bey'e ne deseydim. Sen Kuran-ı Kerim'i okumuş birisisin, bana 5 vakit namazın geçtiği yeri göstersene.

    8- Benim anlayamadığım Aziz Kur'anı Kerim vahyedildiğine kayıt altına
    alınmış olmasına rağmen,Bu gün tüm dünyada tek bir Kur'an bulunmasına
    rağmen nasıl olmuşta müslümanlık ta hristiyanlık gibi mezheplere bölünmüş,parçalanmış anlayabilmek mümkün değil.
    demişsin; ben de sana derim ki Hukuk tek olmasına rağmen, neden Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay gibi mahkemeler var, derim. Neden devlet tek olmasına neden 550 milletvekili var, derim. Neden Allah indinde tek din İslam olmasına rağmen neden onca Peygamber var, derim. Neden Genel Müdürler tek olur da yardımcıları çok olur, derim.
    Yoksa hepsi o bir tek tek'e gidiyor olmasın.

    9- Bu nedenlerle benim din adamlarına güvenim yok. Onların yazdıklarına,
    söylediklerine bakarım aklıma yatarsa inanırım, aklıma yatmazsa boşver
    der geçer giderim.
    demişsin; Allah akılla amel etmeyi emretseydi, Peygamber ve kitap göndermezdi. Biz Cebrail(A.S.), Cenenet ve Cehennem, 5 vakit namaz gibi konuları kendimiz bulabilir miydik, sanıyorsun.
    İslam alimleri de Kuran ve Hadis'te geçen mevzuları, adı üzerinde alim oldukları için senin benim gibi insanoğlunun anlaması için sınıflandırmışlar. Tefsir, Hadis, Siyer, İlm-i nahiv, Fıkıh gibi bölümlere ayırmışlar. Sen aklına bak, bakayım, nereye kadar gideceksin.

    10- Bir hadiste unutulmuş bir sünneti meydana çıkarana yüz şehid sevabı verilir. FETVANIZA BAYILDIM.

    Tabii hemen 40 sünnet buldunuz 4000 ŞEHİD sevabı kazandınız sizin bu
    müthiş buluşunuza ben de 1000 şehid sevabını bonus olarak ekliyorum
    yani toplam olarak 5000 Şehit sevabı kazanmış durumdasınız.

    Güle güle harcayın cennette yeriniz herhalde başköşelerde GARANTİDİR.


    demişsin, bu bir hadistir. Sen beni değil, fetvanın sahibini yalanlarsın ancak.
    (Fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana yüz şehit sevabı verilir!) [Hâkim]
    Burada yüz defa şehit olur, değil, yüz şehit sevabı verilir, vardır. Sen birine yüz sultanlık para versen de o kişi sultan olamaz. Yani şehitlik makamı başka bir şeydir, sevabı başka bir şeydir. Yüz şehit sevabı işte bu zaman olmalı; Ben Kuran'ı okurum, hadis için de fetvadır diyenlerin zamanı olsa gerek. Hadis demek sünnet demek bir açıdan. Sünnet, İslamiyetin bütününe sarılmaktır.

    Senin bonusunla (!) beraber Allah bana, 5000 şehit sevabı verirse ne mutlu bana. Her şehit 70 kişiye şefaat edecek, hadisine binaen, ben de 5000*70= 350000 kişiyi cennete götürmeye Allah'ın izniyle vesile olurum inşallah.
    Allah'ım bu duayı kabul et! Kendim için değil, bu asırda yaşayan itikadı düzgün, İslam alimlerine bağlı; dört hak mezhepden birine tabii, lakin asrın getirdiği fitneler içinde ister istemez günaha batmış kulların için kabul et. Nasılsa ben o 350 binde bir'im. Benim şeffatimi Peygambere bırak, affımı Vehhab ismin ile eyle ve o bir hakkımı da bir günahkar mümine ver!
    Amin!

  6. #6
    kemalcan
    Misafir

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    freef bey,

    Ben senin saydığın o islam alimleri isimlerinin hiç birini tanımıyorum.
    Benim işim değil. o kişilerin ne isimlerini ne de yazılarını bilmem,öğrenmeye de zamanım ve niyetim yok.

    Ancak UNUTULMUŞ BİR SÜNNETİ GETİRENE 100 ŞEHİT SEVABI VERİLİR
    uydurmasına ,saçmalığına akıl ve iz'an dışı bu lafa söyleyen kim olursa olsun İNANMAM. Yüce Alahımın bana aklı böyle uydurmalara inanma diye
    verdiğine inanırım.

    Kardeş sen diğer sütunda da eşinin ve kızlarının başını açan Kafir olur
    gibi saçma sapan ,akla ziyan uyduruk lafları bir yerlerden bulup getiriyorsun böyle yapmak bana göre İSLAMİYETE İHANET olur.

    Sana acizane tavsiyem bana laf yetiştirmeyi bir tarafa bırak önemli değil,
    ancak herkesin okuduğu bir siteye taşıdığın yazıları biraz aklınla tartarak
    zarar vermeyeceğine inandığın yazıları getir.

    Selam

  7. #7
    Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    74

    Allah'ın Emri

    Ben sana Peygamber'in sözü diyorum, sen aklıma yatmazsa, kim olursa olsun inanmam, diyorsun.
    Ben diyorum, başörtüsü gibi bir konuda İslamın böyle bie mri yoktur, deyip kızlarının başını kapattırmayanlar, kafirdir, diyorum.
    Sen bunu alıp, başörtüsü takmayanlar kafirdir. Diye algılıyorsun.
    Emir başka amel başkadır.
    Namazı kıl ya da kılma, seni ilgilendirir, zekatı ver ya da verme seni ilgilendiriri, kadınlar da başını örter ya da örtmez onları ilgilendirir.
    Günahı da sevapları da onlarla Allah arasındadır. Biz sadece uyarımızı yaparız.
    Ama namaz yoktur, zekat yoktur, başörtüsü İslamın emri değildir, emri ise mantıksızdır, diyen birine de bırak dinin hükmünü söyleyeyim.
    1-Allah'ın emrini keyfi yapmayan günahkardır, inşallah Allah onu affeder, bunu ben de isterim.
    2-Allah'ın emrini beğenmeyen, onu akla göre yorumlayan, apaçık ayetler ve delillerolmasına rağmen yalanlayıp da o emri yapmayan ve yaptırmayan ne olur; buyursun burada yazsın. Sakın ha insanlar ne der, ben onları dinden mi soğutuyorum diye düşünmesin!

  8. #8
    Senior Member
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Mesajlar
    1,076

    Re: Allah'ın Emri

    Alıntı freef Nickli Üyeden Alıntı
    Ben sana Peygamber'in sözü diyorum, sen aklıma yatmazsa, kim olursa olsun inanmam, diyorsun.
    Ben diyorum, başörtüsü gibi bir konuda İslamın böyle bie mri yoktur, deyip kızlarının başını kapattırmayanlar, kafirdir, diyorum.
    Sen bunu alıp, başörtüsü takmayanlar kafirdir. Diye algılıyorsun.
    Emir başka amel başkadır.
    Namazı kıl ya da kılma, seni ilgilendirir, zekatı ver ya da verme seni ilgilendiriri, kadınlar da başını örter ya da örtmez onları ilgilendirir.
    Günahı da sevapları da onlarla Allah arasındadır. Biz sadece uyarımızı yaparız.
    Ama namaz yoktur, zekat yoktur, başörtüsü İslamın emri değildir, emri ise mantıksızdır, diyen birine de bırak dinin hükmünü söyleyeyim.
    1-Allah'ın emrini keyfi yapmayan günahkardır, inşallah Allah onu affeder, bunu ben de isterim.
    2-Allah'ın emrini beğenmeyen, onu akla göre yorumlayan, apaçık ayetler ve delillerolmasına rağmen yalanlayıp da o emri yapmayan ve yaptırmayan ne olur; buyursun burada yazsın. Sakın ha insanlar ne der, ben onları dinden mi soğutuyorum diye düşünmesin!

    tesekkürler kardesim aciklamaniz icin bilmeyerek yapilirsa onun azabi az olur ama bilerek yaparsan o daha azabi siddetli olur onun icin Allahin emirlerini yapmak lazim kadin olsun erkek olsun
    saygilar

  9. #9
    Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    74

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    tesekkürler kardesim aciklamaniz icin bilmeyerek yapilirsa onun azabi az olur ama bilerek yaparsan o daha azabi siddetli olur onun icin Allahin emirlerini yapmak lazim kadin olsun erkek olsun
    Demişsin sayın hocam!
    Allah razı olsun.
    Yalnız bir ekleme daha yapayım.
    Bilmeyerek yapmak ya da bilerek yapmamaktan öte, benim derdim böyle bir şey yok, varsa da akla yatkın değil, diyenlerledir.
    Namaz var, haktır, amnna:
    1-Ben namazı bilmiyorum, diyen öğrenmediği için sorumludur. Umarız ki Allah affeder. İnşallah!
    2-Ben namazın hak olduğunu biliyorum ama kılamıyorum işte; diyen için yine günahkardır, deriz. Umarız ki Allah affeder. İnşallah!
    3-Namaz hak değil, aklıma yatmıyor, niye ikide bir eğilip kalkıyoruz ki, ben namaz mamaz kılmam, kılanı da engellerim; diyen birine ne deriz sayın hocam?
    İlahi emri inkar edene, en azından beğenmeyene ne denir?
    Bunun gibi başörtüsünde de durum bu.
    Hatta benim derdim bu da değil.
    Bu 3. maddedeki hükme bilgisiz ama temiz Anadolu insanını sürükleyen, onları bir hükmü kabul edip başka bir hükmü reddedecek yola sokan adı büyük büyük İslam alimleri olanlar iledir. Bunlar azınlıkta ama zehirleri etkindir. Bataklığın başını tutmışlar sivrisinek üretiyorlar.
    Ben bataklığı kurutmak için mücadele ediyorum.

  10. #10
    kemalcan
    Misafir

    Hz. Ali ve Hz. Muaviye

    Bay freef,

    ''Ben diyorum, başörtüsü gibi bir konuda İslamın böyle bie mri yoktur, deyip kızlarının başını kapattırmayanlar, kafirdir, diyorum.''

    Ben iki doktor kızım var ikisinin de başı açık demiştim.

    Yukarıdaki fetvanıza göre BEN KAFİRİM.

    Bana göre de yukarıda BEN DİYORUM diye başlayan yazıyı yazabilen kişi
    BENİM ŞEFİM OLUR.

    bay freef :

    ''Ama namaz yoktur, zekat yoktur, başörtüsü İslamın emri değildir, emri ise mantıksızdır, diyen birine de bırak dinin hükmünü söyleyeyim.''

    YAZMIŞSINIZ.
    YAZIŞMALARIMIZ YUKARIDA DURUYOR:
    Bana namaz yok dediğim yeri gösterir misiniz?

    Bana zekat yok dediğim yeri gösterir misiniz ?

    Siz kağıt parayla zekat verilmez diye yazdığınız diğer sütunda ben 30 yıldır
    kağıt parayla zekat veriyorum diye yazdığımı okudunuz.

    Karşınızdakini suçlayabilmek için onun yazmadıklarını söylemediklerini
    yazmış söylemiş diyerek yalan yere İFTİRA etmek müslümanlıkta var mı?

    Müslümanlıkta zorlama olmadığını,müslümanlığın HOŞGÖRÜ dini olduğunu
    öğrenmediğinizi ve de öğrenemeyeceğinizi anlıyorum.

    Mazallah internette değilde karşı karşıya olsak kafamıza sopanızı da indirirdiniz herhalde. Ve bu halinizle sana inanmamı bekliyor sun?

    Gelelim Başörtü meselesine:

    Daha önce de yazmıştım. Bu gün ülkemizdeki din alimleri ikiye ayrılmışlar
    yazdıkları kitaplarla ,televizyonlarda saatlerce yaptıkları tartışmalarda:
    Bir kısım din alimleri başörtüsü,türban her neyse dinin emridir diyor
    diğer din alimleride ilgili ayette BAŞ kelimesi yok, BAŞÖRTÜ kelimesi yok

    ayet: ÖRTÜNÜZÜ GÖĞSÜNÜZÜN ÜSTÜNE ÖRTÜN diyor, dediler.

    Tüm insanlarımız gibi ben de izledim. İnsanlarımızın bir kısmı bir tarafa bir kısmı da diğer tarafa inandı.

    Şimdi din alimleri burada birbirlerine karşı çıkarken siz ve sizin gibi din alimleri masum, arada taraflardan SENİN görüşlerine inanmayanlar
    KAFİR oluyor.

    ZAVALLI KARDEŞİM SANA İSLAMIN EN TEMEL KURALLARINDAN BİRİNİ
    ÖĞRETME ZAMANI GELDİ GALİBA:

    BEN MÜSLÜMANIM DİYEN BİR KİŞİYİ KAFİR İLAN ETMEK HAKKI ,YÜCE ALLAH TARAFINDAN PEYGAMBERİMİZE BİLE VERİLMEMİŞTİR.

    BÖYLE BİR HAK ANCAK HIRİSTİYANLIKTA PAPAZLARDA VARDIR.
    SELAM

Konu Bilgisi

Users Browsing this Thread

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108